SAHNE BENİM İKİNCİ EVİM
Image

SAHNE BENİM İKİNCİ EVİM


Sorularıma başlarken öncelikle "sahne"nin yüreğinizdeki anlamını öğrenmek isterim.

Sahne, benim ikinci evim. Bunalımlarımı çözen, yüreğim yangın yeriyken onu dinginleştiren, var olduğumu hissettiren, hayatta amacım doğrultusunda zaman zaman yenilgiye uğrasam bile devam etmemi söyleyen ikinci evim.

Sahne, cinsi iyi bir at gibidir. Yürütmeyi bilemezseniz (Atçılık terimlerine göre konuşayım) tırısa kaldıramazsanız. Mania atlatamazsanız sizi üstünden atar. Hele mesleki antrenmanlarınızı boş verirseniz, sizi seyirci karşısında boş verir. Üstünde “Aman canım yaptım işte, oldu”  denilemeyecek bir mekandır sahne. Ciddi iştir, matematiği vardır ve çok emek ister.

Bugüne dek tüm profesyonel birikiminize rağmen karakter özellikleri bakımından sizi çok zorlayan bir rol oldu mu? (tiyatro, dizi, sinema...)

Her rol kendi içinde emek ister, analiz-sentez ister. Kolay rol yoktur. Onu size göre kolaylaştıracak yöntemleri araştırmazsanız, kronik “zor” olur. Siz beceremedikçe işi, rolün üstüne atar ve ondan gittikçe soğursunuz. Bu da sahne üstündeki insanın kabusu olur. Hangi branşı yaparsanız yapın.

Ben, yorumunu yapacağım şarkı ya da bir karakterle flört ederim İlk olarak onu tanımaya çalışırım. Kimdir, neden söz ediyor, çevreyle ilişkisi nasıldır… Ben, neresinden yaklaşırsam o da benden hoşlanır. Işte bunun gibi şeyler… Derken yavaş yavaş birbirimizden hoşlanmaya başlarız ve ilişkimizin bir aşkla noktalanmasına gayret gösteririm. Tabii bu çok zaman alan ve emek verilmesi gerektiren bir süreçtir. Yaşam gibi. Aşk gibi, dostluk gibi…

 

Müzik, sizin için bir tamamlanma hali diyebilir miyiz?

Kesinlikle. Kendimi ifade edebilmemin başka bir yolu. Şarkı söylemek beni çok mutlu ediyor. Onun melodisinden ziyade sözleri beni çok ilgilendiriyor. Şarkı, sözcükleri nasıl kullanıyor, alt metni ne... Çünkü ben bir şarkıyı söylemek için söylemiyorum. Şarkı sözünü ya da şiiri nasıl şarkıya çeviririm diye bakıyorum. Onunla da flört ediyorum yani… Örnek olarak verirsek; şu an Sezen Aksu projesini yeni bitirdim. 10 şarkının söz seçimi, sözlerle flört etmem, alt metnini çözmem 3 ayımı aldı ve ondan sonra işin müzikalitesine girdik. O da neredeyse 4 ay gibi bir süre aldı. Yanıbaşımda bir ordu gibi çalışan ve emek veren iki dostum var. Onlar da gecelerini gündüzlerini verdiler bu işe. Besteci ve piyanist Murat Aşkan ve tam bir prodüktör gibi çalışan sosyal medya danışmanım Aytuğ Scioti. Bu kayıtların hepsi benim evimde kurduğum stüdyoda yani aile içinde gerçekleşti. İş bizden çıktıktan sonra editörüm Hakan Eren’in iradesine teslim edildi her şey. Ve eminim Guinness rekorlar listelerine girecek kadar hızla her 15 günde bir, bir şarkıyı tamamladık ve yayına verdik Youtube kanalında. Şimdi de Hakan Eren vasıtasıyla tüm dijital platformlarda yerini almaya başladı. Bu noktada PR danışmanlarımız Gamze Karaman, Ali Bostan’ın dokunuşları, Tümay Özokur ve ekibinin katkıları inkar edilemez. Hepsine minnet borçluyum.

Tabii bütün bu anlattıklarımdan ortaya şu çıkıyor. Tek el şaklamıyor. Bu ciddi bir iş paylaşımı. Benim dışımdaki çarkların da tam koordineli çalışmalarıyla bir sonuç alınıyor. Yani tamamlanma hiçbir konuda tek başına olamıyor.

 

Sizi bir tiyatro sahnesinde, beyazperdede ya da ekranda izlerken hayranlıkla büyüleniyoruz. Sesinizi, şarkılarınızı dinlerken ise dert ortağımız gibi sarılmak, dertleşmek isteğiyle dolup taşıyoruz. Bu iki duygu durumundan hangisi sizi, sevenlerinizle buluşturduğunda kendinizi daha huzurlu hissediyorsunuz?

Bir sanatçının hayalinde bana göre birkaç düş vardır. Başarılı olmak umudu ve onu izleyenlerle bütünleşmek arzusu.

Başarılı olup olmadığının ölçüsü seni takip edenin elindedir. İlgisinden onu çözebilmek mümkün. Ötekisi ise çok anlamlı ve izafi bir durumdur. O, gözle görülmez elle tutulmaz gibi gelse de aslında gerçek olarak su yüzüne çıkan odur. Bunu bakkalda, berberde, yürürken, yüzerken ya da bir restoranda derhal hissedersiniz. Neredeyse elle tutulacak kadar somut bir sevgi ve saygı sarar etrafınızı. Bunun riyası yalanı dolanı olamaz. İşte o sarmalda o insanlar için ne olduğunuzu anlarsınız. Ve çok mutlu olursunuz…  Size en yakın akrabaları gibi davranırlar. Sanki onların en yakın arkadaşısınızdır. Bunun parayla pulla hiç ilgisi yoktur artık. Bana göre bir sanatçının doygunluk noktası buradadır. Şükrediyorum ki ben, beni izleyenlerin en yakın akrabası oldum hep.

 

Sesiniz, yorumunuz çok yoğun hisler yaşatıyor dinleyicilerinize. Hüzün kelimesini vurgulamak isterim bu hisler arasından. Hüznün sizdeki anlamını öğrenmeyi çok isterim.

Hüzün, mutluluğun kardeşidir. Benim hayata geçirdiğim şarkı sözlerinde hep o hüzün vardır. Bu olguyu hem çok severim hem de sanat hayatımın her dalında kullanırım. Çünkü artık bu yaşta biliyorum ki şairin dediği gibi her insanın bir odası eksik. Ve yine biliyorum ki çoğu insan zaman zaman bütün gemileri yakarak yol alır. İşte bu nokta, hangi branşta çalışırsam çalışayım benim hep çıkış noktam olmuştur. Çünkü hüzün çok köşeli olarak kullanılmazsa ne olursa olsun karşıdakini yakalar. Çünkü onun da hüzünleri vardır. İşte o noktada kardeş oluveririz. Hep ters, hep asabi, hep kötü insan yoktur. Ama bu yukarda yazdığım insanların hüznü hep vardır.

 

Biraz da üretim disiplininizden bahsedelim isterim izninizle. En çok da müzik, müzisyen kimliğiniz üzerinden; bir şarkı hazırlık aşamaları nasıl geçiyor? Mesela yalnız başınıza o şarkıyla bütünleştiğiniz bir zaman dilimi var mı?

Doğum zordur. Sağlıklı bir çocuğun olmasını istiyorsanız özen göstereceksiniz. Ben çok disiplinle çalışan ve benimle çalışan kim varsa aynı disipline sahip olmasını bekleyen, hatta aşırı titiz bir sanatçıyım. Burada başarılı olmak isteği vardır elbet. Ama en çok bana değer verenlere karşı utanmamak isteği ağır basar. Bir dizi, bir film ya da bir şarkı . Hiç farketmez. Hepsi sözden hareket eder. Sözcükler yapacağın işi ele verir. En zorlandığım nokta; üçünde de alt metni okumaktır. Alt metni doğru analiz edebilirsem artık gerisi gelir.

 

Birçok sanat disiplini içinde insanları-farklılıkları- en çok müziğin buluşturduğunu gözlemliyorum. Bu fikrime katılıyor musunuz? *evet ise: müzisyenlere, ses sanatçılarına ciddi bir sorumluluk düşüyor mu sizce?

Çünkü müziğin evrensel bir dili vardır. İnsanı duygudan duyguya sürükleyebilecek bir büyüsü... Bunu müzik ya da müzisyen olarak ayırmanın doğru bir şey olduğunu düşünmüyorum. Toplumda rol model olarak kabul gören herkesin -hangi meslekte olursa olsun-.  Ağır bir sorumluluğu ve hatta dikkatsiz olunursa ağır bir vebali vardır.

 

Son sorum, yalnız başınıza geçirdiğiniz zaman dilimiyle ilgili. Gece saatlerini mi yoksa sabah saatlerini mi daha ilham verici buluyorsunuz? Mesela bu deşarj zaman diliminde sürekli müzik dinler misiniz? Ya da bir ritüeliniz var mı üretim öncesi hazırlık aşamasında? Bizlerle paylaşmak istediklerinizi heyecanla merak ediyorum.

 

Ben genelde sabahları çalışırım. O saat dilimi sanki kafamın içinin daha aydınlık olduğunu gösteriyor. Daha atak, daha üretken oluyorum galiba. Sabah saatlerinde aklıma gelen bir projeyi sanki çok doğruymuş gibi hemen hayata geçirmek isterim hatta yol alırım. Risk almayı çok severim. Risksiz hiçbir şeyin olmayacağına inanırım.

 

Bu en son hayata geçirdiğimiz Sezen Aksu projesi bile bir risktir aslında. 40-45 senesini ülkeye besteleriyle sözleriyle vermiş, üstelik aşağı yukarı her şarkısı hit olmuş, sevilmiş ve çok insanın anılarına dokunmuş bir sanatçının eserlerini yeniden yorumlamak ve onları topluma Işıl Yücesoyca sevdirmeye çalışmak risk değil de nedir?

 

Röportaj ve fotoğraf: Dilan Bozyel – MediaCat dergisi Kasım 2020